Gıda Paronayasına İzin Vermeyeceğiz…

Ziraat Yüksek Mühendisi Neslihan Şimşek yazdı: “Emek, inanç, sabır, çalışmak ve sevgi; adil, güvenilir ve iyi gıda üretebilmenin ön koşuludur. Bunları sağladığını düşündüğümüz üreticilerin yaptıkları işe devam edebilmeleri için onları destekleyenlere ihtiyaçları olduklarını kalbimizin bir köşesinde hep taşımalıyız.”

Yediğimiz içtiğimiz her şeyi sorguladığımız bir dönemden geçiyoruz. Belki daha önceden de sorguluyorduk ancak birbirimizden haberimiz olmuyordu. Şimdi ise herkes ne yiyip ne içtiğini ya da neler yiyip neler içmesi gerektiğini bir yerlerde paylaşıyor. Paylaşımlar çok olunca, kafalar da o kadar çok karışıyor. Çünkü konu hakkında uzman olan olmayan herkesin “gıda” için söyleyecek bir sözü var.

Her gün bu kadar sorgulama yapmak bizleri her şeye şüphe ile yaklaşmaya sevk ediyor. Sahip olduğumuz şüphe, bilimsel bir şüphe ise bizi daha çok öğrenmeye, araştırmaya, ülkemizde ve dünyada gıda üzerine neler oluyor diye düşünmeye sevk ediyor. Ancak bilimsellikten uzak bir şüphe ise bizi paranoyaya götürüyor. Yıllardır güvendiğimiz üreticilere bile kuşku ile yaklaşmamızı sağlıyor. Paranoya beraberinde korkuyu getiriyor. Yediğimiz, içtiğimiz her şeyden korkuyoruz. Kesin hepsinde kötü bir şey vardır diye düşünüyoruz. Korkunun yönetilebilir bir şey olduğunu düşünmeden korkmaya devam ediyoruz. Korku da beraberinde kaygıyı getiriyor derken kendimizi tüm gıdaları kötüler halde buluyoruz ve hiç kimseye güvenmiyoruz. “Acaba zehir atıyor mudur? Peki nasıl güveneceğim? Organik olduğu nereden belli? Bunlar hep bizi kandırmak için yapılıyor. O üretici de büyüdü artık eskisi gibi değil ürünleri…” Bunlar sahada sıkça duyduklarımız ve dahası da var.

Sonuç olarak ciddi bir güven problemi yaşıyoruz. Ancak hiçbirimizin aklına “gıda güvenliği” ve “gıda güvencesi” gibi kavramlar gelmiyor. Ekranlarda veya sosyal medyada sürekli tavsiyeler verenlerin de bu kavramları bildiklerini düşünmüyorum. Bu sebeple de korkularımız ve kaygılarımız yerini bilgiye, bilince bırakmıyor. Birileri için bizim korku ve kaygılarımız ranta dönüşüyor.

Tam da bu sebeplerden, bu yazıyı yazmanın bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Aktif olarak üretim yaptığımız yerimizde insanların bu kaygılarını önemsiyor, üzerimizde kurulmaya çalışılan gıda paranoyasına izin vermemek adına bildiklerimizi bilimsel veriler ile destekleyerek herkesin katılımına açık, ücretsiz söyleşiler düzenliyoruz. Ve görüyoruz ki, hepimizin kafası gerçekten karışık. Ortada çok yanlış bilgiler dönüyor. Çözümlerimiz, alternatiflerimiz yokmuş gibi bir ortam yaratılıyor. Oysa çözümlerimiz de var, alternatiflerimiz de.

Ancak öncelikle dünyanın da gündeminde olan iki önemli kavramı açıklamak istiyorum. Bunlardan ilki gıda güvencesi. 1996 Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun düzenlediği Dünya Gıda Zirvesi, gıda güvencesini “bütün insanların her zaman aktif ve sağlıklı bir yaşam için gerekli olan besin ihtiyaçlarını ve gıda önceliklerini karşılayabilmek amacıyla yeterli, sağlıklı, güvenilir ve besleyici gıdaya fiziksel ve ekonomik bakımdan sürekli erişebilmeleri” olarak tanımlamış. [1]

Gıda Güvencesi Araştırmaları Merkezi (Centre for Studies in Food Security, CSFS)’ne göre gıda güvencesinin 5 temel ilkesi; sağlanabilirlik (availability), erişilebilirlik (accessibility), kabul edilebilirlik (acceptability), yeterlilik (adequacy), bireysel ve kurumsal (agency) etkenlerdir. Sağlanabilirlik; herkese her zaman yeterli gıdanın sağlanabilirliği, erişilebilirlik; fiziksel ve ekonomik açıdan herkesin gıdaya erişebilmesi, yeterlilik; besleyici, güvenli ve çevresel açıdan sürdürülebilir koşullarda üretilen gıdaya erişim, kabul edilebilirlik; kültürel alışkanlıklara uygun, insan onuruna ve insan haklarına zarar vermeyen gıdaların temini, bireysel ve kurumsal etkenler ise gıda güvencesi sorumluluğunu taşıyan, bu konuda politikalar belirleyip süreçleri yöneten kurumlardır. [2]

Gıda güvenliği; “amaçlandığı biçimde hazırlandığında fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik özellikleri itibarıyla tüketime uygun olan ve besin değerini kaybetmemiş gıda” demektir. [3]

Gıda güvenliğinin 4 temel prensibi bulunmaktadır. Bunlar;
1. gıdaların sağlığa zararlı ve arzu edilmeyen etkenlere bulaşmasını önleme,
2. bu etkenlerden uzaklaştırma (eliminasyon),
3. zararlıların çoğalmasını ve yayılmasını durdurma (inhibisyon) ve
4. uygun yöntemlerle etkisiz hala getirilmesidir.

Gıda güvenliği, gıda güvencesinin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Gıda güvencesi bir haktır. Aynı barınma gibi, eğitim gibi, sağlık gibi temel haklarımızdan biridir. Ve bugün geldiğimiz noktada aslında üretilen tüm gıda ürünleri için “gıda güvenliği sağlanmıştır” dememiz gerekir. Tekrar tekrar “acabalar” aklımıza gelmeden, içimiz rahat bir şekilde güvenerek gıdalarımızı tüketebilmemiz gerekir. Gıda güvenliği sağlanmış bir gıdaya erişebilmek ekonomik düzeyi daha iyi olan bir sınıfa ait bir ayrıcalık değildir ve olmamalıdır. Ülkenin kamu kurum ve kuruluşları, uyguladığı politikalar ile halkına gıda güvenliği sağlanmış gıdaları sunabilmelidir ki bu durum gıda güvencesinin 5 temel prensibinden biridir.

Peki kamu kurumları halkına böyle bir gıda güvencesini sunmadığında ne yapmak gerekir? Ya yediğimiz her şeyden şüphe edebiliriz ki bu durum bizi mutsuz ve umutsuz yapar ya da küçük, yerel üreticileri arayıp bulup onları destekler, onlarla beraber mutlu ve umutlu oluruz.

Yaşadığımız coğrafya çok kıymetli ve değerli. Biyoçeşitliliği ile, bilge köylülüğü ile, masalları ile, gelenekleri ile, türlü türlü yaratıcılıkları ile Anadolu çok ama çok kıymetli. Hala daha köylerde, yaylalarda, dağlarda yozlaşmamış ilişkiler var. Sadece üretilen ürünlere değil oralardaki değerlere de sahip çıkmak, korumak, kollamak ve hatta büyütmek gerekir.

Kuşaklar boyunca üreticilerin yerel çeşitleri ekmelerinin nedeni büyük pazarlara sahip olmaları ya da çok para kazanmaları değil. Asıl neden, ektikleri yerel çeşitleri kendilerine aş etmiş olmaları. Çünkü yine, yaşadığımız coğrafya geleneksel beslenme kültürüne sahip. Kendi ekmeğini, turşusunu, bulgurunu, yoğurdunu, pekmezini, salçasını yapan bir kültüre sahip. Yaz mevsiminden kışın hazırlıklarının yapıldığı, karınca gibi çalışılan bir dönemden, bugün “turfanda” kelimesini hiç duymadan büyüyen çocuklar olması ne üzücü. Ne yiyip ne içtiğinin farkında olan çocuklar yetiştirmeliyiz ki onlar da kendi çocuklarını ve onlardan sonrakileri derken dönüşümü başlatmalıyız. Mevsime uygun sebze ve meyveleri tanıtmalıyız çocuklarımıza. Mutfaklarımızda mevsim dışı taze sebze meyve kullanmamalıyız. İşlenmiş gıdayı almamalıyız. Asitli içecekler içmemeliyiz. Asitli içecek içmesek de, gofret yemesek de hayatımıza devam edebiliriz.

Tercihlerimizi değiştirmeliyiz. İhtiyaçlarımıza göre alışveriş yapmalıyız. Pahalı saatler, markalı ayakkabılar, çantalar yerine önceliğimizi bedenimize vermeliyiz. Günlük neler yiyeceğimizi planlamalı ve beslenme programlarımızı oluşturmalıyız. Leonardo da Vinci’nin söylediği gibi, “sadelik en yüksek gelişmişlik düzeyidir” diyebilmeli ve aslında sadenin ne kadar çok olduğunu görebilmeliyiz.

Alışverişlerimizi; organik pazarlardan, kooperatiflerden, butik dükkanlardan, küçük ve yerel üreticilerden yapacak şekilde planlamalıyız. Adil, güvenilir ve iyi gıda üreten ekipleri desteklemeliyiz.
Geleneksel yöntemlere saygı duymalı ancak bu yöntemleri modern teknoloji ile birleştirerek üreten üreticileri ve ürünleri tercih etmeliyiz. Sırf geleneksel bir yöntem kullanılıyor diye yol kenarlarında kurutulan biberleri, domatesleri, üzümleri alıp tüketmemeliyiz. Zehiri atanların da bizler gibi insan olduğunu unutmamalı ve bu sebeple, “köylüden aldım” dememeliyiz. Aldığımız ürünün nasıl, nerede, kimler tarafından, ne zaman, hangi yöntemler ile üretilmiş olduğunu sorgulamalıyız. İyi üretim yapan üreticiler zaten bu bilgileri bizlerle paylaşmak için bekliyorlar, bunu hatırlamalıyız.

“Emek”in ne kadar değerli olduğunu bilen üreticilerin peşine takılmalıyız. En iyi üretici, güvendiğimiz, bildiğimiz, uzun soluklu ilişkiler geliştirdiğimiz, üretimine katıldığımız ve inandığımız üreticidir.
Emek, inanç, sabır, çalışmak ve sevgi; adil, güvenilir ve iyi gıda üretebilmenin ön koşuludur. Bunları sağladığını düşündüğümüz üreticilerin yaptıkları işe devam edebilmeleri için onları destekleyenlere ihtiyaçları olduklarını kalbimizin bir köşesinde hep taşımalıyız.
Gıdamıza dair aynı kaygıları paylaşanlar olarak bir masa etrafında birleşebilir, gıdada müşterek olabiliriz. Bilimsel bilgi ve yöntemler yolumuzu aydınlatacaktır. Üretmekten vazgeçmediğimiz günlere…

Yazan: Neslihan Şimşek

Kaynaklar:
[1] Koç, M., Küresel Gıda Düzeni, Notabene Yayınları, Kasım 2013, Ankara
[2] Koç, G., Uzmay, A., Gıda Güvencesi ve Gıda Güvenliği: Kavramsal Çerçeve, Gelişmeler ve Türkiye, Tarım Ekonomisi Dergisi 2015; 21(1):39-48
[3] Koç, M., Küresel Gıda Düzeni, Notabene Yayınları, Kasım 2013, Ankara
[4] Koç, G., Uzmay, A., Gıda Güvencesi ve Gıda Güvenliği: Kavramsal Çerçeve, Gelişmeler ve Türkiye, Tarım Ekonomisi Dergisi 2015; 21(1):39-48